Nargile İçen Bir Tırtıl Sana Soruyor: Kimsin Sen?
Alice Harikalar Diyarında bir çocuk masalı anlatısı olarak okunur genelde. Fakat bu tam olarak doğru sayılmaz. Alice, büyümenin sancısını resmeden bir anlatıdır. Her yaştan insan büyümenin ne olduğunu hatırlamaya ihtiyaç duyar. Alice Harikalar Diyarında bunu kendine hatırlatmak için oldukça uygun bir kitap.

Küçük bir kız çocuğu, yelek giymiş ve yeleğinin cebinde köstekli bir saati olan beyaz tavşanı takip eder. Alice, tavşan deliğinden aşağı düşerek gerçek dünyadan ayrılır ve Harikalar Diyarı’na doğru belirsiz, tekinsiz ve oldukça enteresan karakterlerle dolu fantastik bir evrenin kucağına düşer. Anlatı boyunca bu dünyadaki karakterler Alice’e kendisini sorgulatacak sorular sorar ya da yorumlar yapar. Bu konuşmalardan en ilgi çekenlerden biri de bir mantarın tepesinde oturan ve sessizce nargile tüttüren mavi tırtılla yaptığı konuşmadır.

Tırtıl ile Alice bir süre hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. En sonunda Tırtıl nargileyi ağzından çıkarıp uykulu bir tonda, ağır ağır konuşarak,
“Kimsin sen?” diye sordu.
Bu, hiç de insanı cesaretlendiren bir sohbet başlangıcı değildi. Alice utana sıkıla konuştu: “Ben… ben de pek bilmiyorum efendim, yani şu anda… Aslına bakarsanız bu sabah uyandığımda kim olduğumu biliyordum, ancak sanırım uyandığımdan beri birkaç kez değişikliğe uğradım.”
Alice, Tırtıl’ın bilge ve bir o kadar ukala olduğunu düşünür. Ama söyleyeceklerini merak eder. Çünkü yolunu bulmaya çalışıyordur. Bu dünyayı bilen birinin öğüdünün ona yol gösterecek bir ipucu vereceğini umut eder. Ama cevaplardan daha önemli bir şey varsa o da sorulardır.

Alice, anlatı içinde üzerinde “BENİ İÇ” yazan şişedeki içeceği içince boyu bir odaya sığamayacak kadar uzar. Bir mantarı ısırınca burnu ile ayakları birbirine değecek kadar küçülür. Anlatı süresince çok nadir anlarda kendi boyunda kalabilir. Ve enteresandır ki kendi boyunda olmak bile ona kendini normal hissettirmez. Bu metaforik uzamalar ve kısalmalar büyümenin sancısı değil de nedir?

Alice ve yetişkinler komitesi: Kupa Kraliçesi, Kral, Düşes ile sınırları, kuralları ve cezaları deneyimleyen Alice; Şapkacı, Fındık Faresi, Mart Tavşanı, Mavi Tırtıl ve Cheshire Kedisi ile kendini keşfeder. Tüm bu karakterler Alice’e ayna tutan kişiler değillerdir. Alice’in kendi içinde taşıdığı mümkün kişiliklerdir. Yani aynaya yansıyan görüntüleridir. Alice zaman zaman Mavi Tırtıl gibi bilge ve ukala, Mart Tavşanı gibi aceleci ve biraz panik, Cheshire Kedisi gibi umursamaz ve rahat, Şapkacı gibi kafası karışık bir hâl içindedir.

Alice bu karakterleri tuhaf bulur. Bazen eleştirir, bazen kaba olduğunu düşünür, bazen de iyi huylu oldukları kanısına varır. Tüm bu düşünceler kendine karşı hissettiği duyguların yansımaları gibidir. Alice pek çok karakteri içinde barındırır. Bu, deliliğini değil, duygu ve karar dünyasının çeşitliliğini gösterir bize. Bu duygu geçişleridir aslında onun boyunu bir yetişkin gibi uzatan ya da çocuk gibi görünmesini sağlayan.

“Çocukluk dönemi olan o katedralvari uzay” ifadesini kullanır Virginia Woolf bir aforizmasında. Çocukların kavrayışının yetişkinlere göre çok daha geniş olduğunu anlatan en güçlü ifadelerden biri olabilir. Alice gibi bir çocuk için de oldukça uygun bir benzetme olur. Çünkü çocukluk, tıpkı bir katedral kadar ihtişamlı ve içinde pek çok mistik şey barındıran bir yapı gibidir. Harikalar Diyarı, Alice’i kendi katedrali ile yüzleştirir. Onu tanımaya, anlamaya çalışır. Alice, orada var olmanın yeni bir şey olduğunu deneyimler. Orası bir rüya kadar kısa ama bir sürü kişinin, mekânın ve detayın varlık gösterdiği bir benlik âlemidir.

Rüyalar, düş gücümüzün yarattığı enteresan yanılgılardan oluşan bir dizi görüntüdür. Belirsizlik içerir. Çözmeye çalışmak kafa karışıklığına neden olur. Bize karşı mı yoksa kaynağını bizden alarak mı oluştuklarını anlamak zordur. Bize ait olmalı çünkü bizim zihnimiz oluşturuyor. Bize ait olamazlar çünkü rüyayı yaşarken bile yabancı hissederiz. Rüyalarımızı kontrol etmek elimizde değildir. Başka bir el tarafından o dünyanın içine çekilmiş gibi hissettirir. Yaman bir çelişki. Ama kendini bulmak karmaşık olmalı. Bir rüyayı çözmeye çalışmak gibi ya da Harikalar Diyarı’nın sakinleriyle çılgın bir çay partisinde bir kuzgunun niçin bir yazı masasına benzediğini bulmaya çalışmak gibi. Rüya ve gerçek arasında, mantık ve delilik arasında… Zıtlıklar seçimleri doğuruyor ve Alice her seçiminde başka bir problem ile karşılaşıyor. Büyümek de tıpkı Alice’in Harikalar Diyarı gibi içinde bolca hayal gücü, tuhaflık ve yetişkin sesi barındırıyor. Alice tüm bu tuhaflıklar karşısında ilerlemeye devam ediyor. Anlatı boyunca birden fazla kez boyunu uzatan ve kısaltan iksirden içmekten çekinmiyor. Ya da mantarı cebine atmayı ihmal etmiyor. Geçirdiği fiziksel değişimi, garipliğine rağmen kabul ediyor. Bizim de adım atarken mümkün olduğunca Alice kadar cesur ve meraklı olmamız gerekiyor. Çünkü ancak o zaman, kırmızı gül dikmelerini söylediğin bahçıvanlar beyaz gül diktiğinde, gülleri kırmızıya boyamayı bir seçenek olarak düşünebilirsin.
“Denemek boşuna. İnsan imkânsız şeylere inanamaz,” dedi Alice.
“Sanırım yeterince alıştırma yapmadın,” dedi Beyaz Kraliçe. “Bazen kahvaltıdan önce altı tane imkânsız şeye bile inandığım olurdu.”
Pembe gözlü tavşanı takip etmek ve bir ağaç kovuğundan düşmek her zaman dehşet verici olmasa gerek. “Git, Alice’e sor. Bence o bilecektir.”
“Rüya görüyorsun, rüya mı görüyorsun?
Ah, Alice!
Alice!
Yolunu nasıl bulacaksın?
Kelleni uçurmamaya dikkat et.
Sadece Fındık Faresi’nin ne söylediğini düşün, Alice!
Harikalar Diyarı’na kaç mil kaldı?
Lütfen anlat bize ki anlayalım.
Alice, Alice, Oh, Alice!
Yolunu nasıl bulacaksın?” (Danny Elfman)

Leave a Reply